Anadili Günümüz Kutlu Olsun! Yasakmeyve dergisinin Aralık 2010 tarihli 47. sayısında yer alan yazımı bugün “Dünya Anadili Günü” için gözden geçirip biraz kısaltarak sizlerle paylaşıyorum.

Bu yazının taranmış tam metnini isteyenlere PDF olarak gönderebiliriz.

Bir Dil Kanar da Ölmez mi?

Kaçınılmaz son! Diller insanlar gibi ölüyorlar.  Konuşan insanları ölmese bile diller ölebiliyorlar. Halklar bazen hayatta kalabiliyor, hatta dilleri dışında kalan sosyal, kültürel özelliklerini bir süre daha koruyabiliyorlar, tamamen diğerlerine karışıp gitmeden. Konuştukları dili belki de öncelikle feda edebiliyor insanlar. Neden acaba? Pek çok nedeni var elbette ama bugünlerde en önde geleni tabii birlikte yaşadıkları baskın toplumun ‘baskıları’.

Yüzlerce devlet varsa bu dünyada, binlerce halk var; konuştukları diller bambaşka olan.  Her gün acaba kaçı yok olup gidiyor bu dillerin? Göz göre göre ölümlerine tanık olduğumuz diller öte dünyaya göç ettiklerinde beraberlerinde neler götürüyorlar o sonsuz yokluğa? Mimari bilgileri, belki bazı inançları, masalları, çiçekleri, otları, yemekleri; belki bazı yıldızları, ayın denizlerini, diğer ışık saçan cisimleri, bulut türlerini, kuş tüylerini, balıkları ya da olta iğnelerini. Şahin avında kullanılan küçük kuşun deri göz bağının adıyla birlikte çift sırıklı şahin ağının ilmekleri ve bu av için uygun vadinin derin yamaçları da hiçliğe ağıveriyor bir dil ölünce. Hayatta kalabilen insanlar başka bir dille yaşamaya çalışırken anlamlandıramadıkları boşluğu doldurmaya çabalıyorlar ama nafile! Dilleriyle birlikte renkleri de soluyor hepsinin; siyah takım elbiselerine gri kravat yakıştırmaktan başka ne gelir artık ellerinden.

Prof. Dr. Firdevs GÜNEŞ’in bir yazısında UNESCO’nun 2009 yılında yayınladığı Dünya Dilleri Atlasına göre dünyada yaklaşık altı bin dil konuşuluyormuş.  Bu dillerin %96’sı dünya nüfusunun % 4’ü tarafından, sadece  %3’ü ise  dünya nüfusunun % 96’sı tarafından kullanılmaktaymış.  Sıralamayı sizler de tahmin edebilirsiniz İngilizce, Fransızca, İspanyolca, Rusça, Arapça, Çince, Almanca, Japonca, Portekizce…

“UNESCO’nun Dil Atlası’na göre önümüzdeki yıllarda dünya dillerinin %50’si yok olacak. Dil Atlası’nda çeşitli araştırma ve ölçütlere göre tehlikede olan 2511 dil beş düzeye ayrılmış. Bunlar ‘ölmek üzere olan diller, durumu çok kritik olanlar, ciddi tehlikede olanlar, tehlikede olanlar ve şimdilik kullanılan diller’ şeklinde sıralanmış. Buna göre 2511 dilin 200’den fazlası ölmek üzere, 538 dilin durumu çok kritik, 502 dil ciddi tehlikede, 632 dil tehlikede ve 607 dil ise şimdilik kullanılır durumdadır. Bu olumsuz gelişmelerin sürmesi halinde bu yüzyılın sonunda konuşulan dillerin % 95’i yok olacaktır.” deniliyor bu yazıda. Dillerin ölüm oranının dil çeşitliliği olan bölgelerde daha yüksek olması da dikkat çekici.

Yazının devamından birkaç alıntı: “Uzmanlar eğer bir dili konuşan kişi sayısı yüz milyon kadar ise onun yaşama şansının olduğunu ifade etmektedirler. Oysa  dünyadaki altı bin  dilin yarısını  konuşan insan sayısı on binden azdır. Geriye kalan dilleri konuşanların   sayısı ise bin ve daha azdır. Dünyamızda sadece on beş dili konuşanların sayısı  yüz milyonu geçmektedir…

UNESCO Dil Atlası’nın yöneticisi Christopher Moseley, “İngilizce, Fransızca ve İspanyolca  gibi diller, diğer dillerin  ölümünün sorumlusudur.” Demektedir…

Dillerin ölümü yeni bir olay değil. Dünyamızda bu güne kadar otuz bin kadar  dil doğmuş ve bunların çoğu hiç iz bırakmadan kaybolmuştur. Eskiden  dillerin çok olması  hızlı ve kolay iletişim, bilimsel ilerlemeleri paylaşma, sanayileşmeyi geliştirme vb. açısından sorun olarak görülmüştü. Dillerin çeşitliliği  bilgilerin yayılması ve fırsat eşitliğine engel olarak düşünülmüş, tek dil ideal olarak görülmüştü. Hatta 19. yy sonunda  evrensel  dil fikri doğmuştu. Ancak son yıllarda internet nedeniyle küçük diller hızla yok olmaktadır… Çünkü  dünyamızdaki dillerin % 90 ‘ı İnternette yer almamaktadır. İnternet üzerinde kullanılmayan bir dil artık modern dünyada yok sayılmaktadır (UNESCO 2009, Bjeljac-Babic, Roland, Breton, 2000)…”

Yazımızın başında andığımız kaçınılmaz sona pek uyduramadığınız Çingenelerin dili de kendileri de kaçamıyor yazgıdan: Fransızlaşmak zorundalar Paris’te ya da Müslüman ve Türk olmak zorundalar Manisa’da. Rengârenk kültürlerini binlerce yıldır her coğrafyaya uydurmaya çalışmışlardı ama sanki artık onlara da gri kravatları takıştırıverecek ‘uygar’ batı. İsrail’deki Filistinli gelinler, damatlar artık yemin etmek zorundalar; sadık bendeler olduklarına dair. Birkaç yıl önce Bulgaristan’daki, Yunanistan’daki Türklerin adlarını değiştirmek zorunda kaldıklarını ya da evlerini barklarını bırakıp, 20. Yüzyılın son çeyreğinde hicret edip, sefaletin yanı sıra ne bizden ne ötekinden, “arafta” bir ömür sürmek zorunda kalışlarını da anımsıyoruz.

Hani binlerce yıl önce Firavun’un Mısırlı olmayanı kuzeye sürdüğü, Yahudilerin, Çingenelerin ve kim bilir daha nice halkların çanına ot tıkadığı günler çok çok uzak, tarihsel utanç kalıntılarıdır diye düşünürüz değil mi? Ama ya şimdi? Yaşadığımız şu ‘an’ da gördüklerimiz nedir? Sessiz kaldığımız için neredeyse ‘onaylamış’ olduğumuz Firavun dehşeti nedir? İkiyüzlülük mü dediniz?

6-7 Eylül 1955 olaylarından sonra Yunanistan’a kaçan Rum komşularımızın yazgısıyla aynı değil midir Türklerin Yunanistan’dan özellikle de Bulgaristan’dan kopup gelmeleri? Hadi daha fenasını da yazalım; 1915 yılında Ermeni komşularımızın tehcir ve taktiline, Dersim katliamına nasıl kılıflar uydurduk!

Her sabah “Türküm, doğruyum, çalışkanım…” diye güne başlayan Türkiye’nin bütün halklarının çocuklarının bazıları bu cümlelerin ne anlama geldiğini bile bilmeden bir ömür tüketebiliyorlar. Bir taraftan Yunanistan’daki, Almanya’daki, Bulgaristan’daki soydaşlarımızın azınlık hakları için, özellikle anadilinde eğitim hakları için feveran ederken beri yandan yanı başımızdaki halkların anadillerinde eğitim almak gibi en doğal taleplerini inatla görmezden gelmek ikiyüzlülükten başka nedir? Türkiye’nin de imzaladığı uluslararası antlaşmalarla güvence altına alınmasına rağmen kadim halkların kadim dilleri son on yıldır kabul edilir oldu ama sadece evde ve kısmen sokakta konuşabilmek için. Anadilinde eğitim için hala bir araba laf, mazeret üretme çabası ikiyüzlülüktür! Anadilinde eğitim vermenin bile bir dili yaşatmaya, geliştirmeye katkısı tartışılıyor bugün dünyada. Tehlike altındaki dillerin resmi dil olarak kabul edilmesinin hakim sosyal sınıfa nasıl zarar vereceğini bir türlü anlatamıyorlar devletimizin ‘derin kudretlileri’, çünkü kendileri de inanmıyorlar buna.

Birleşik Krallık’a bağlı Güney Galler’de bütün sokak, cadde, trafik tabelalarının hem Galce hem İngilizce yazılması Galcenin yaşayabilmesine yetmemiş, sadece anadilinde eğitim veren pek çok ilköğretim okulunun yapılandırılması yetmemiş; tüm resmi evrakın yerel dilde hazırlanıp gerekirse diğer dillere çevrilmesi zorunlu kılınmış. Böylece Galce  ‘geleceği geçmişinden daha parlak bir dil’ olabilmiş.

Eylem Bostancı ‘Skani Nena’ daki “Galce Rehabilitasyon Programıyla” ilgili son derece ilgi çekici ve bol verili yazısının sonunda şunları söylüyor: “Demokratik dil ve eğitim haklarının tanınması ile birlikte Birleşik Krallık kültürel olarak güçleniyor, Güney İrlanda bir devlet olarak güçleniyor. Sanıyorum; hala anadilinde eğitim ve öğretimin ülkede ‘milli birliği’ bozacağı yalanının arkasına saklanan devletlerin bundan çıkartması gereken bir ders vardır.”

Kürtçenin kurtulma şansı var artık; gün be gün gelişen yazılı edebiyatları, çok geç de olsa elde ettikleri, edecekleri anadilinde eğitim hakkı, Kürtçenin resmi dil olarak tanınma olasılığı yüksek çünkü.

Ama ya diğerleri? Lazcayı konuşabilen son kuşak birkaç bin kişi ne yazık ki kırklı yaşlarını sürüyorlar; çocuklarına dillerini öğretemeden kaybedecekleri birkaç yıl sonrasında Lazca ölecek. Yazılı kaynakları çok az olan Lazcaya suni solunum yapmaya çalışan birkaç kişi, birkaç sözlük ve gramer çalışmaları yayınlayabilmiş Türkiye’de. İsmail Avcı Bucaklişi ve Hasan Uzunhasanoğlu’nun hazırladıkları Lazca Türkçe sözlük 1999’da Akyüz Yayıncılık’tan çıkmış; yine İsmail Avcı Bucaklişi ve Gôchi Kojima’nın hazırladıkları gramer kitabı 2003 yılında Çivi Yazıları tarafından yayınlanmış. Metin Erten’in Lazca Türkçe / Türkçe Lazca sözlük çalışmasıysa 2000 yılında Anahtar Kitaplar’dan çıkmış. Laz Kültür Derneği’nin dergisi ‘Skani Nena’ Bucaklişi’nin feryadının duyulduğu son medya bildiğim kadarıyla. Daha önceki ’Ogni’ dergisinin 1993’teki ilk sayısı bölücülük yaptığı iddiasıyla toplatılmış, sorumlu yazı işleri müdürü Mehmedali Barış Beşli de bu dava dolayısıyla Türkiye’de ilk kez Lazistan ayrılıkçılığı yapmak sebebiyle yargılanan insan olmuş. Dergi beraat etmesine etmiş ama 6. sayısıyla yaşama veda da etmiş. Daha trajikomik olanı, 2000 yılında hemen hemen aynı yazarlar, düşünürler tarafından iki sayı çıkabilen ‘Mjora’ (Güneş) dergisinin başına gelmişti, Çiviyazıları Yayınevi tarafından yayımlanan dergi “dergi künyesine sahip olmadığı” gerekçesiyle 2. sayıdan sonra toplatılmış ve yaşamına son verilmiş.

Bazı Lazların da canlarını dişlerine takıp yıllar yılı sözlükler yazmaya çalıştıklarını biliyorum. Marquez’in ‘Yüzyıllık Yalnızlık’ romanındaki unutkanlık hastalığına yakalanan köylülerin panikle her şeyin üzerlerine isimlerini yazması gibi bir telaş! Bunlardan biri, ışığı bol olsun kayınpederim Nedim Candemir’di. 2004 yılında evimizin çalışma odasında hayata gözlerini yumduğu ana dek, son otuz yılını Lazca Türkçe / Türkçe Lazca Sözlük çalışmasına adamıştı. Yayınlanan tüm benzer sözlükleri özenle tarayıp, benzersiz, sağlam belleğindeki Hopa Lazcasının tüm sözcüklerini iki büyük klasörde derledi. Bu sözlüğün kopyalarını ben birkaç yayınevine ve dergiye ilettim ama bu paha biçilemez mirasın değerlendirilmediğini biliyorum ne yazık!

Resim: Nedim Candemir’in kendi sözlüğünü hazırlarken diğer sözlükleri titizlikle taradığına dair…

Tozan Alkan’ın Varlık dergisinin Ekim 2010 sayısında yaptığı muzipliği anımsıyorum şimdiSarı Gelin türküsüne bir tek Lazlar sahip çıkmamıştı. Diyeceksiniz ki Lazlar kendi türkülerine sahip çıkıyorlar mı ki? Şaka şaka!” demiş Tozan Alkan. Bu cümleden sonra Kâzım Koyuncu’nun çalışmalarından söz edip gönül almış ama bu şaka da bir gerçeklik payı var ciddiye alınması gereken. Tanıdığım pek çok Laz’ın ısrarla Lazca konuşmadıklarını, çocuklarına, torunlarına Lazca öğretmediklerini biliyorum. Baskın sosyal kültür onları öyle sindirmiş, yıldırmış, ezmiş, aşağılamış ki kendi dillerinden, geleneklerinden hoşlanmaz hatta nefret eder olmuşlar. Emperyalizmin zaferi! Tam, katıksız bir galibiyet!

Resim: Kâzım Koyuncu; geç bulup genç yitirdik.

Savunmaya çalıştığımız şey sosyal partikülleşme değil; etnik sevicilik, mikro milliyetçilik hiç değil; tam aksine birlikte yaşaması kaçınılmaz halkların birbirlerini anlayıp, saygı duyması için gerekli samimiyetin bir an evvel ülkenin yönetim kadroları tarafından da gösterilmesi talebidir.  Hiç zaman yitirilmeden tehlike altındaki diller için üniversitelerimizde Kürtçe de dahil on altı dilin, [(Abaza, Ahbazca, Adige, Gagavuz, Pontus Yunancası, Lazca, Hemşince, Romani, Suret, Ermenice, Kabar-Çerkes, Zazaki, Hervetin, Turoyo, Judezmo (Ladino)], bilimsel çalışmaları başlatılmalı, anadilinde eğitim teşvik edilmeli, resmi dil olarak kabul edilmeleri için bu diller yerel yönetimlerce desteklenmeli.

Yukarıda anılan Türkiye’deki tehlike altındaki dillerden başka altı ölmek üzere olan Türk dilinden daha söz ediliyor: Dolganca, Karayca, Kırımçakça, Tofaca, Tulımca ve İli Turki. İşin kötüsü bu diller öldükten sonra neleri yitirdiğimizi bile bilemeyeceğiz.

Mete Özel