Diller, toplumların tarih boyunca yaşadığı olayları bizlere aktarmada önemli bir araçtır ve tarih ve dil birbirlerinden bağımsız düşünülürse birinden biri eksik kalır. Türkçe Farsça Çeviri başlıklı makalemize de 13. yüzyıla uzanan tarihsel bir süreçle giriş yapacağız çünkü tarih, Japon samurayların ve aristokratların bulunduğu sınıfın mensuplarının kullanmaya başladığı yelpazenin üzerindeki figüratiflerin anlattığı hikâyeler kadar gerçekçi olduğu gibi uçucu da. Bolca dillendirmemiz, bolca geçmişe bakmamız, temellendirmemiz gerekiyor bu nedenle. İranlı politikacıların ve akademisyenlerin gölgesinde Türkçeye giren Farsça kelimelerden bahsedecek ve bu iki dilin edebiyatını tarihsel bir düzlem içinde anlatacağız bu makalemizde.

Türkçe Farsça Dil İlişkisi

Türk beyliklerinin Anadolu’ya yayılmaya başladığı Malazgirt Meydan Muharebesi’ni kısaca hatırlayarak başlayalım. Bu beylikler Türk göçmenlerden, Saltuklulardan, Rum Selçuklularından, Danişmentlilerden oluşuyordu. Selçuklular Anadolu’da egemenliklerini sağlamadan önce de İran kültürüne aşinalardı, zaten Cumhuriyet devrine kadarki hukuk dili de temelinde Fıkıh dediğimiz modernleştirme devrinde de İslam hukuku olarak ifade edilen bir hukuk sistemine dayanıyordu. Bu dilin de çoğunluğu Farsça ve Arapça kelimelerden oluşuyordu. Anlayacağınız Türkçe Farsça dil ilişkisi tarihimizde geniş bir alanı kapsıyor. Sadece hukuk dili değil, medreselerdeki eğitim dili de Arapçaydı o dönemlerde. Yine aynı dönemlerde Moğol İmparatorluğu Mezopotamya’yı işgal ettiği zaman Selçuklular Anadolu’yu, yuvalarını terk etmek zorunda kalan alimler, yazarlar, şairler ve bürokratlar için güvenli bir yer haline getirmek adı altında İlhanlılarla iş birliği yaptı. Dolayısıyla İran’dan kaçıp gelen birçok önemli şair, âlim, yazar vb. mühim kişiler, kendi dilini ve kültürünü harmanlayabileceği ve üretim yapabileceği yerlerde yaşamlarını kurmaya başladılar. Anadolu da bu önemli merkezlerden biridir o dönemde. Selçukluların da konuştuğu dil, hitap şekilleri, edebiyatları ve algıları zaman içinde bu çeşitlilik altında yoğrulmuştur. Selçukluların hüküm sürdüğü bölgelerde çeşitli Türkçe diyalektlerine rastlansa da edebiyat ve hukuk dili Farsçadır uzunca bir dönem. 16. Yüzyıl’a doğru İslam’ın da gittikçe yayılmasıyla Türkçe, Arapça ve Farsçanın zenginleştirdiği bir dile bürünmüştür artık. Fakat bunun sonucu bizi neye çıkartacaktır? Bir dilin bu kadar fazla birkaç dilin bünyesi altında kalmasının sonucu ne olabilir?

Türkçe Farsça Dil İlişkisine Yönelik Eserler

Kaşgarlı Mahmut’un kaleme aldığı Divan-ı Lügati’t Türk’ü hatırlarsınız diye umuyoruz. Hani genelde Türkçenin bilinen en eski sözlüğü olarak tanıtırlardı bizlere. İşte bu sözlük o dönemde Anadolu’da yaşayan Araplara Türkçe öğretme amacı taşıyordu. Tarihimize baktığımızda Türkçe Farsça dil ilişkisine yönelik eserler bununla da sınırlı değil. Akabinde Özbekistanlı Şair Edib Ahmet Mahmut Yükneri de Doğu Türkçesinde “Atabetü’l-Hakayik” adında başlığı Arapça olan bir kitap kaleme almıştır. Anlayacağınız yeni din ve kültürle buluşan Türkler hızlı bir değişimin ortasında kalmıştır o dönemlerde. İslam’ın bu denli büyük etkisi karşısında Anadolu Türkçesiyle yazılan eserlerdeki yabancı kelimeler çok azdır. Bunun en önemli nedeni ise o dönemde diğer kültürlere karşı bir direncin ön planda olmasıdır. Örneğin Karahanlılar döneminde Arapça ve Farsça kelimelere karşı dirençli bir tutum vardı. Türkçede Müslüman bir Türk olan Yusuf Has Hacib’in 1067’de kaleme aldığı ilk eser Kutadgu Bilig’dir. Sonrasında 15. Yüzyılda Türk Şair Ali Şîr Nevaî de “Muhakemetül-Lugatein” adı altında Türkçenin Farsçadan üstün olduğunu kanıtlama amacı güden dillerin karşılaştırıldığı bir kitap yazmıştır. Fakat yabancı kelimelerin hüküm sürdüğü Türkçe, 16. yüzyıl itibari ile yazılı eserlerde artık karşımıza çıkmaz olmuştur. 1299’da kurulan Osmanlı İmparatorluğunda da kullanılan dil Arapça ve Farsça kelimelerin esareti altında kalan Türkçedir artık. Hatta durum öyle bir hal almıştır ki Türk toplumu ikinci dil olarak kullanılan Türkçeyi konuşur hale gelmiş, saraydaysa yabancı kelimelerin hüküm sürdüğü bambaşka bir dil konuşulur olmuş. 16. Yüzyılın başından 19. Yüzyılın ortasına kadar da yabancı kelimeler ve kültürlerle süslenmiştir Türk toplumu, dili ve tarihi. Fakat durum çığırından çıkmış artık bir dilin yok oluşuna doğru gidilmektedir, toplum da buna göre şekillenmektedir.

1839’da batılılaşmanın ilk somut adımı olarak bilinen Tanzimat Fermanıyla Osmanlı bir dönüşüme girmiştir. Yıllarca Doğu kültüründen beslenen Osmanlı artık Batı’ya doğru çevirmiştir yüzünü. Artık kültürel, ideolojik, bilimsel değişimler yaşanmakta, aydınlanma çağı başlamaktadır. Bu dönemin en önemli gelişmelerinden biri Türkçeyi yabancı kelimelerden arındırmaktır. Reform dönemi boyunca birçok yeni gazete, dergi ve süreli yayınlar ortaya çıkmıştır, amaç da Türkçeyi sadeleştirmektir. Namık Kemal, Ali Suavi, Ziya Paşa, Şemsettin Sami, Ahmet Mithat Efendi’nin yazıları da bu yeni mecralarda yerini almıştır. Mustafa Kemal Atatürk’ün 1 Kasım 1928’de TBMM’yi kurması ve harf devrimiyle de Türk toplumu için yepyeni bir dönem başladı. “Türkçülük” düşüncesiyle yola çıkan Ziya Gökalp de büyük çaba sarf etti. Ali Canip Yöntem ve Ömer Seyfettin’in önderliğinde 1900’lerin başında “Yeni Lisan” hareketi adı altında geliştirilen “Genç Kalemler” dergisi de o dönemde “Milli Edebiyat” akımını ön plana çıkartarak kendini göstermiş ve İstanbul aydınları tarafından da eleştirilere maruz kalmıştır. Türkçe Farsça dil ilişkisinin temelleri Osmanlı dönemine uzanır hatta o dönemde çeviri eserler daha çok tasavvuf konuludur. Birkaç yüzyıl Farsçadan ve Farsçanın gramer yapısından arındırılmaya çalışılmış Türkçeye bugünlerde ne yazık ki Farsça bilen tercümanlar bulmak çok zor. Farsça Türkçe çeviri yapabilen nitelikli çevirmenlerin sayısı o kadar az ki maalesef pek çok başka dilde olduğu gibi, çeviri sektörümüzde Farsça için de İngilizce tampon dil olarak kullanılmak zorunda. Ne hazin bir durum!