TDK’ya göre anadili, “çocuğun ailesinden ve içinde yaşadığı topluluktan edindiği dil”dir. Bu dil, genellikle insanın duygu ve düşüncelerini en iyi ifade ettiği dil olarak bilinir. UNESCO’nun raporuna göre, dünyada 7 binden fazla dil konuşuluyor ancak bunların yüzde 40’ı yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Yine aynı raporda, yaklaşık her iki haftada bir dünya üzerinden bir dilin silinip gittiği bildiriliyor.

UNESCO’nun raporu elbette çok değerli veriler sunuyor, ancak önü sonu hepsi bir yığın rakamdan ibaret. Kapitalizmin en büyük dümenlerinden biri bu işte: İnsanı bir sayıya indirgemek. Bu sayede bir yabancılaştırma efekti yaratılarak insanın söz konusu durum veya kişilerle empati yapmasının önüne geçiliyor. Söz gelimi, “34 kişi öldü”, “301 kişi hayatını kaybetti” demek çok kolaydır, ama buyurun yüreğiniz kaldırabiliyorsa o kişilerin adlarını tek tek yazın bakalım, her birinin hikâyesini dinleyin…

Dil meselesi de böyle bizce, 7 binden fazla dil, yüzde 40’ı yok olma tehlikesi altında yazmak ne kolay. Ama dünya üzerinde konuştuğunuz dilin son temsilcisi olduğunuzu hayal edin bakalım. Kimseyle diyalog kuramadığınızı, diyalog kurmak bir yana dursun, temel ihtiyaçlarınızı karşılamak adına bile kimseyle anlaşamadığınızı düşünün. Sonra da bir bilim insanının çıkıp sizden bir rakam olarak, “son temsilci” olarak bahsettiğini de düşünün lütfen…

Ancak aynı UNESCO’nun, Dünya Tehlike Altındaki Diller Atlası Editörü Chris Molesey, anadilinin önemine dair her kelimesinin altına imzamızı atabileceğimiz bir değerlendirmede bulunuyor: “Anadilimiz, yok saymak için fazla önemli bir parçamız. Bütün diller bambaşka evrenler gibi yapılanır. Dilin yapısı ve kullanılan kelimeler, kelime dağarcığı o dile özgüdür. Ve herkes kendini en iyi anadilinde ifade eder. Herkes için de kendi anadili duygu ve düşüncelerini ifade etmek için en uygun evrendir.”

Türkiye’nin Anadili Karnesi

Ülkemizin anadili karnesi ne yazık ki pek iç açıcı değil. Bulunduğu önemli jeopolitik konum dolayısıyla tarih boyunca pek çok medeniyete ev sahipliği yapmış olan Anadolu, bir o kadar medeniyet ve kültürün de yok olmasına şahitlik etmiş bir coğrafya. Nihayetinde 1923’ten beri Türkiye Cumhuriyeti’nin hüküm sürdüğü bu coğrafyada, ne yazık ki bu tarihten sonra da (hatta günümüzde bile) çeşitli kültürlerin, dillerin yok olmasına şahit oluyoruz. Çok milletli, çok dilli, çok kültürlü koca bir imparatorluğun ardından kurulan Cumhuriyet, dönemin koşulları gereği bu yapısını koruyamayacağını, bunda diretmeye çalışırsa tamamıyla yok olup gideceğini düşünerek birçok ülke gibi üniterleşme yolunu seçti. Bu tercih sonucunda verilen mücadelelerden galip çıkan Cumhuriyet, ne yazık ki eski korkuların, kâbusların etkisiyle bu üniter yapıyı uzun yıllar boyunca şiddetle savundu.

Son 20-30 yıldır, dünyada yaşanan değişimin, azınlıkta kalan kültür ve dillerin korunması adına yapılan çalışmaların bir sonucu olarak ülkemizde de azınlıkların ne kadar değerli, çok kültürlülüğün ne büyük bir zenginlik olduğu gerek bürokrat ve siyasiler gerekse de sivil toplum örgütleri, gazeteci ve akademisyenler gibi çeşitli kesimler tarafından dile getirilse de uygulamada ne yazık ki bu söylemler kadar olumlu aşamalar kat edemediğimiz bir gerçek. Dahası, devlet eski ama bir türlü eskimeyen geleneğini sürdürerek, her alanda olduğu gibi bu alanda da sıklıkla bir eliyle verirken diğer eliyle alma eğiliminde.

Farkındayız, son derece karamsar bir tablo çizdik ama bazen bir şeyleri düzeltmek amacıyla harekete geçmek için karamsar tablolar son derece faydalı olabiliyor. “Bir umuttur yaşatan insanı” deyip, 21 Şubat Dünya Anadili Gününüzü kutlayarak bu yazıya burada son veriyoruz.